Ukrayna’da tüm kozlar Putin’in elinde, Paul Hockenos

23 Şubat 2015 Kapalı Yazar: TUİD WebAdmin

mnsk_Reuters

Ukrayna hükümeti, 15 Şubat 2015 ‘te, şu anda Ukrayna’nın doğusunda geniş bir bölgeyi elinde bulunduran Rusya yanlısı isyancılarla yeni bir ateşkes anlaşması imzaladı. Belarus’un başkenti Minsk’te yapılan anlaşma, son 12 ay içinde Avrupalı müzakereciler ve Rusya arabuluculuğunda imzalanan, ancak başarısız olan önceki anlaşmalarla benzer özellikler gösteriyor. Ateşkes koşulları kapsamında, Rusya yanlısı ayrılıkçılar ile Ukrayna ordusu arasındaki çatışmalara son verilerek cephelerdeki ağır silahların geri çekilmesi, tampon bölge kurulması ve bölgeye bağımsız bir gözetim grubu konuşlandırılması öngörülüyor. Anlaşma geçerli kalırsa, çatışma altındaki bölgeler silah bırakıp seçime gidecek ve geniş kapsamlı bir özerklik çerçevesinde Ukrayna Cumhuriyeti yönetimi altına girecek.
“Kiev’e yenilgi üstüne yenilgi yaşatan ayrılıkçılar, karşılarına daha güçlü bir kuvvet çıkmadığı ya da Putin silah bırakmalarını söylemediği müddetçe durmayacak.”
Paul Hockenos
Ateşkesin kalıcı olacağına dair pek fazla umut yok. Debaltseve kenti etrafındaki çatışmaların durulmadı bile. Öte yandan, Ukrayna’nın önünde çok az seçenek var. Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande ve Almanya Başbakanı Angela Merkel, tüm kozları elinde tutan tek adamla, yani Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile zorlu müzakerelerin ardından ateşkes için araya girdi. Ve ateşkesin kalıcılığı, büyük ölçüde Putin’e bağlı. Rus lider, yeni yaptırımlar getirilmeden çatışmaya son verme yoluna gidebilir. Fakat Rusya’nın Kırım’ı sürpriz bir şekilde ilhak etmesinin üzerinden bir yıl geçtiği halde, Putin’in son hamlesinin ne olacağına ve Rusya’nın bu savaştaki menfaatlerine ilişkin sorular henüz cevap bulmuş değil.
Ateşkes anlaşması kalıcı olsun ya da olmasın, Merkel, diplomatik çözümde direterek Putin’i müzakere masasına oturmaya zorladığı için takdiri hak ediyor. Alman lider, Avrupa Birliği’nin (AB) dışişleri bakanı olmadığı halde 28 üye ülke adına konuşuyor ki, bu da Almanya’nın Birlik nezdindeki gücünün ne denli arttığının yanı sıra, AB’nin kendine ait etkili bir dış politika oluşturma konusunda son derece zayıf kaldığının da işareti. Merkel, tüm AB üyelerini Rusya’ya karşı yaptırım fikri etrafında toplamakla kalmadı. Ayrıca Washington’ın Ukrayna’nın silahlandırılması yönündeki taleplerine direnmeyi de başardı. AB içindeki ciddi muhalefet düşünülecek olursa, bu hiç de azımsanmayacak bir başarı. Zira Polonya ve Baltık ülkeleri, yaptırımları ve Merkel’in diplomatik girişimlerini fazla yumuşak buluyor. Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Yunanistan ise yaptırımlardan vazgeçilmesinden yana.
Ukrayna’ya silah
Görünürde, Ukrayna ordusunun – ABD’li kanun koyucular ve Polonya’nın talepleri doğrultusunda – silahlandırılması zorunlu. Batı ve Kiev, süreç içerisinde ne kadar hata yapmış olursa olsun, bu uzatmalı çatışmanın mazlum kurbanı Ukrayna. İsyancı güçler, doğruca Rusya sınırından geçip gelen tankları, topları ve diğer silahları ile Ukrayna ordusunu tamamen alt etmiş durumda. Kiev’e yenilgi üstüne yenilgi yaşatan ayrılıkçılar, karşılarına daha güçlü bir kuvvet çıkmadığı ya da Putin silah bırakmalarını söylemediği müddetçe durmayacaklar.
Üstelik tehlike altında olan sadece Ukrayna’nın doğusu değil. Putin’in ihlalleri, savaş sonrası Avrupa düzeninin önemli bir köşe taşını, yani sınırların dokunulmaz olduğu ve anlaşmazlıkların müzakere masasında halledilmesi gerektiği hükmünü de yerinden oynattı. Avrupa’nın güya silahla değil, hukuk devleti ilkesiyle yönetilmesi gerekiyordu. Bu kanunların otoritesini pekiştirmenin tek yolu ise kanun çiğneyenlerin cezasız kalmayacağını Moskova’ya göstermekten geçiyor.
Sırbistan ve Hırvatistan 1990’ların başında Yugoslavya’yı parçalamaya başladığında, Bosna hükümetinin silahlandırılması ve Bosna lehine duruma müdahale edilmesi gerektiğini ilk dile getirenlerden biri de bendim. 1992 koşullarında doğru olan buydu ve Batı daha erken devreye girseydi, daha az insan ölecek; savaş sonrası için sürdürülebilir bir uzlaşma ortamı tasarlamak daha kolay olacaktı. Nitekim 1994 yılı sonlarına doğru Bosna’ya uluslararası askeri yardım yapıldığında, Sırp lider Slobodan Miloseviç ve yandaşları anında dağıldı.
Bugün Ukrayna’da da tıpkı Bosna’da olduğu gibi sınırlar çiğneniyor, etnik temizlik yapılıyor, askeri güçler arasında bir eşitsizlik söz konusu, siviller ölüyor ve toprak için savaşılıyor. Aradaki en önemli fark ise Putin’in, aradaki birçok benzerliğe rağmen, bir Miloseviç olmaması. Miloseviç’in Sırbistan’ı, NATO (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) güçlerine karşı hiçbir şansı olmayan, küçük ve yoksul bir Balkan ülkesiydi. Putin’in ise Ukrayna sınırının dibinde konuşlanmış modern bir ordusu ve nükleer silahları var. Doğu ile Batı arasında yaşanacak silahlı bir çatışmada, Avrupa’nın topyekun savaşa sürüklenmesi ve kıtayı Ukrayna üzerinden bölecek yeni bir Demir Perde’nin devreye girmesi riski söz konusu.
Kaldı ki, Ukrayna’nın silahlandırılması doğrudan Rusya’nın eline koz verir. 1989 yılında Berlin Duvarı’nın yıkılmasından bu yana Ruslar, NATO ve AB’nin Orta ve Doğu Avrupa’daki genişlemesi yüzünden kendilerini tehdit altında hissettiklerini sürekli tekrarlıyordu. Aslına bakılırsa, Ukrayna’daki çatışmayı tetikleyen de, Rusya’nın Kiev ile AB arasındaki anlaşmaya muhalefetiydi. Ruslar, AB’nin Ukrayna ile ticareti geliştirerek ülkeyi Birlik’e daha fazla entegre etme girişimini saldırgan bir hareket olarak görüyordu. Demokratik Ukrayna’nın seçeneklerini kısıtlama pahasına da olsa, Rusya’nın memnuniyetsizliğini daha erken fark edip endişelerini gidermemek bir hataydı.
Ukrayna alenen silahlandırıldığı takdirde, Rusya daha da saldırganlaşacak ve Putin, Batı’nın kararlılıkla Rusya sınırına dayanmaya çalıştığı iddiasında haklı olduğunu halkına söyleyecektir. Böyle bir durumda Rus liderin eline askeri vasıtalarla karşı atağa geçmek için hazır bir bahane geçer. Bu atak, üniformalı Rus askerlerinin sınırı geçerek Donbas’a girmesi veya Rus hava gücünün çatışmaya müdahil olması şeklinde gerçekleşebilir.
Moskova devreye girmek için kenarda beklerken, Kiev, elinde böyle bir seçeneği olsaydı bile Batı’nın askeri yardımından yararlanamazdı. Her şeyden önce, ABD veya Avrupa’dan gelecek silahların ve askeri danışmanların, Ukrayna ordusunu hızla hazırlayarak Rusya karşısında savaşabilecek bir güce dönüştürmesi mümkün değil. Böyle büyük ölçekli bir görevin maliyeti, Washington’ın ödemeye hazır olduğu rakamın çok daha üzerinde olacaktır. İkincisi; Moskova, hava gücünü devreye sokarsa, ABD ve Avrupa buna nasıl yanıt verir? ABD’nin Almanya ve Orta Avrupa’daki üsleri üzerinden Rus hava gücü ile boy ölçüşmesi tahayyül edilebilir bir şey değil. Kiev’e yapılacak silah sevkiyatları, esas itibarıyla çatışmayı Moskova lehine tırmandırır.
“Putin, AB’nin sadece en büyük orduya sahip olanların değil, herkesin kazanması esasına dayalı ortak yasalar, ticaret anlaşmaları ve kurumlarla örülmüş, barışçıl bir Avrupa idealini paylaşmıyor.”
Paul Hockenos
Dönüm noktası
Yaptırımlar, çoğu zaman güçlüden ziyade yoksula zarar veren, isabetsiz bir araç. Fakat aynı zamanda Avrupa ve ABD’nin Putin’e zarar vermek için ellerinde bulunan en güçlü savunma silahı. Rusya, Mart 2014’ten bu yana Avrupa, ABD ve diğer ülkeler eliyle getirilen bir dizi yaptırımdan darbe aldı. Petrol fiyatları 2014 başındaki kadar yüksek seyretmeye devam etseydi, varlıkların dondurulması, seyahat kısıtlamaları ve belli bazı yetkililer ve şirketlere yönelik ticari işlem yasaklarını içeren yaptırımlar, bu kadar sancılı değil, daha ziyade sinir bozucu kalırdı. Ancak petrol fiyatlarındaki sert düşüşle birlikte yaptırımlar, Rus ekonomisini daha zor duruma soktu. Ülke şimdilerde son derece ciddi bir durgunluğun pençesinde. İlave yaptırımlar getirilmesi muhtemel. Bunların arasında Rus bankalarının günlük para aktarım hacmi 6 trilyon doları bulan Dünya Bankalararası Finansal Telekomünikasyon Kurumu’na (SWIFT) erişiminin kesilmesi ve hatta Rus konsolosluklarının kapatılması gibi tedbirler yer alıyor. Bu da Putin’e, uluslararası toplumun, her ne kadar topyekun savaşa hazır olmasa da, Rusya’nın saldırılarını hafife de almadığı yönünde net bir mesaj verecektir. Şayet petrol sektöründe bir iyileşme görülmezse, Rusya ekonomisi muhtemelen daha da dibe batacak ve Putin de halkına hesap vermek zorunda kalacaktır.
Vekil ordular ve serbest paramiliter kuvvetleri dizginlemek, efendileri açısından zor olabilir. Ama görünen o ki, tıpkı 1990’larda Miloseviç döneminde işgal altındaki Bosna ve Hırvatistan’da olduğu gibi, Ukrayna’nın doğusundaki her atışta Putin’in emri var. Ukrayna’daki krizin ne zaman ve nasıl sona ereceği Rusya’ya bağlı. Kötü durumdaki ekonomi yüzünden duyduğu hayal kırıklığı ve kendisine yöneltilen uluslararası hakaretlere yönelik öfkesine bakılacak olursa, Putin, belli ki Avrupa ve ABD’nin bu kadar büyük bir cüret göstermesini beklemiyordu. Rus liderin, Ukrayna’da imza attığı istilayı, Kuzey Atlantik Antlaşması ülkeleri gibi, Soğuk Savaş sonrası Avrupa tarihinde bir dönüm noktası olarak görmediği açık. Putin, AB’nin sadece en büyük orduya sahip olanların değil, herkesin kazanması esasına dayalı ortak yasalar, ticaret anlaşmaları ve kurumlarla örülmüş, barışçıl bir Avrupa idealini paylaşmıyor.
Putin’in artık Ukrayna’dan alabileceği bir şey kalmadı, o yüzden de savaşı hemen veya yakın bir gelecekte bitirebilir. Fakat Rusya Kırım’da kaldığı ya da Donbas’ta askeri veya başka vasıtalarla Ukrayna’yı zayıflatmaya devam ettiği müddetçe, Putin de Avrupa’nın şimdiye kadar kurduğu en başarılı düzen olan Soğuk Savaş sonrası sistemin kuyusunu kazıyor olacaktır. İşte bu nedenle Ukrayna’yı bağımsız bırakana kadar Rusya’ya yaptırımlar devam etmelidir. Putin’in, dilediği zaman çiğnemekte bir sakınca görmediği kurallardan faydalanmasına izin verilmemelidir.
Paul Hockenos, Berlin’de yaşayan gazeteci-yazar. 25 yılı aşkın süredir Avrupa Birliği’nin geçirdiği dönüşüm süreçleri ile ilgili çalışmalar yapıyor. Makaleleri, New York Times, Newsweek, The Nation, Foreign Policy ve Spiegel International gibi dünyanın önde gelen gazete ve dergilerinde yayımlanıyor.
Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Al Jazeera’nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.
aljazeera.com.tr