Ukrayna, Avrupa tarihinin “meydanı”dır, Ömer Murat

24 Kasım 2014 Kapalı Yazar: TUİD WebAdmin

Bloodlands_Europe_between_Stalin_and_Hitler

Orta ve Doğu Avrupa tarihi üzerine Batı’daki en yetkin akademisyenlerden biri Timothy Snyder’dır. “Bloodlands: Europe Between Hitler and Stalin” (Kanlı Topraklar: Hitler ve Stalin Arasında Avrupa) adlı kitabıyla bilinen Snyder’ın, yine bir Doğu Avrupa tarihçisi olan Tony Judt ile ölümünden önce yaptığı uzun söyleşilerden oluşan kitabından bazı alıntıları daha önce paylaşmıştım (Bknz: Tarihe ilişkin yalanlar bugünü ve geleceği kontrol edebilmek için söylenir). Burada, Snyder’ın Avrupa ve Ukrayna tarihine ilişkin görüşlerini farklı makalelerinde yazdığı ve konuşmalarında ifade ettiği hususları da dikkate alarak özetlemeye çalıştım.

GENEL ÖZET
Snyder, modern Avrupa tarihinin son döneminde beş farklı süreç görmektedir; (1) Kara İmparatorluklarının çöküşü, (2) Milli devletlerin başarısızlığı, (3) Denizaşırı İmparatorlukların yavaş yavaş sömürgelerinden çekilmesi, (4) İç Kolonileşme ve (5) bugünkü model, İmparatorlukların yerini alan Avrupa Birliği ve rakibi Avrasya Birliği.

İlk çöken kara imparatorlukları (Romanov, Habsburg ve Osmanlılar) olur. Modern Avrupa tarihinde küçük milli devletlerin oluşmasında ana şablonu Fransız Devrimi değil, Sırp ve Yunan bağımsızlıkları oluşturmuştur.

I.Dünya Savaşı’ni bitiren barış anlaşmalarının başarısızlığı, gerçekte egemen milli devletler sisteminin de başarısız olduğu, artık geçerli bir model olmadığı anlamına geliyordu. Sadece kara imparatorlukları çökmekle kalmamış, milli devlet sistemi de başarısız olmuştu ve yirminci yüzyıl boyunca denizaşırı imparatorluklar da sömürgelerini kaybedeceklerdi. Bu imparatorlukların çekilmesiyle ortaya çıkan boşluğu dolduracak yeni bir sistem gerekiyordu. “İç kolonileşme” kavramı doğdu, bu Sovyetler ve Hitler tarafından uygulandı. Hitler, “Lebensraum” fikrini geliştirdi, Ukrayna’nın alınmasını kendi kendine yeterliliğe ulaşması bakımından Almanya ekonomisi için şart görüyordu. Stalin de Ukrayna’yı Sovyetler Birliği’nin ekonomisi bakımından merkezi önemde kabul ediyordu. Nitekim uyguladığı politikalar 1932-33 yıllarında Ukrayna’da milyonlarca insanın açlıktan ölümüne yol açtı. II.Dünya Savaşı, iki iç kolonileşmeci gücün, Nazi Almanya’sı ve Sovyetler Birliği’nin, Ukrayna’yı sömürgeleri haline getirmek için gerçekleştirdikleri bir çatışmadır.

Snyder, Avrupa Birliği’ni egemenliklerin birleştirilerek başarısız olan milli devlet yapısının üzerine çıkan modern bir sistem arayışı olarak görürken, Avrasya Birliği’nin bu anlayışın karşısında yer alan milli devleti vurgulayan rakip bir sistem olduğunu, bugün bu iki farklı Avrupa modelinin, yine Ukrayna üzerinden çarpıştığını belirtmektedir.

Timothy Snyder

DOĞU VE BATI ARASINDA KİEV
Bugünkü Ukrayna toprakları, Avrupa tarihinin her önemli olayıyla bir şekilde kolayca ilişkilendirilebilir. Kiev’in bir Slavik bir devlete dönüşme tarihi (Fransa ve İngiltere’de de olduğu gibi) bin yıl kadar önce, Vikinglerle karşılaşmayla başlar. Kuzeyliler (İskandinavyalılar), Baltık Denizi ile Karadeniz arasında bir ticaret güzergâhı tesis etmeye çalışıyorlardı ve Dinyeper nehri üzerinde yer alan Kiev’i bir merkez olarak kullandılar. Geldikleri sırada ilk Hazar Devleti (Batı Göktürk Hanlığı) çökmüştü. Vikingliler, yerel Slav halkla evlilikler yaptılar ve böylece Kiev Knezliği (Kievan Rus) olarak bilinen varlık oluştu. Ortaçağ Doğu Avrupa’sındaki büyük devletler gibi, bu ülke pagan bir topluluktu, Hristiyanlığa ihtidalar fazla değildi, Doğu ve Batı Hristiyanlığı arasında bir tercihte bulunmadılar. Bütün komşuları gibi, Roma ve Bizans arasında gelip gittikten sonra ikincisini tercih ettiler. Kiev Knezliği, taht kavgaları ile zayıfladıktan sonra 13.yüzyılın ilk yarısında Moğolların gelişiyle tarih sahnesinden çekildi.

Bu noktada, Kiev Knezliği parçalara ayrıldı. Büyük bölümü Vilnius merkezli Litvanya Büyük Dükalığı’nın kontrolüne geçti. Litvanya Dükalığı, kendini Kiev Knezliği’nin mirasçısı olarak kabul etti, kültürel başarılarını sahiplendi, Slavca resmi dili ve hukuki geleneklerini aynen aldı. Yönetici sınıf, pagan olmakla birlikte halkın büyük bölümü Doğu Hristiyanlığına (Ortodoksluk) tabiiydi. 1569’da kurulan Lehistan-Litvanya Birliği’yle Polonya ve Litvanya toprakları birleşerek o dönemin en büyük Avrupa devletini ortaya çıkardı. Bu iki milletli cumhuriyette Ukrayna toprakları Lehistan Krallığı’na, Belarus toprakları ise Litvanya Büyük Dükü’ne bağlandı, böylece eski Kiev Knezliği topraklarında yeni bir bölünme yaşandı. Ukrayna soyluları, Lehistan-Litvanya Birliği’ni temsil eden kurumlarda eşit statüde yer aldılar ama nüfusun büyük bölümü ihraç amaçlı tahıl üreten büyük çiftliklerde sömürgeleştirilmişti. Ülkedeki feodal yapıyı, yerel lordlar, Polonyalı soylular ve Yahudiler oluşturuyordu.

Bu siyasi sisteme karşı çıkan Ukraynalı halk, 1648’de Khmelnytsky (veya Kazak) Ayaklanması’nı başlatmıştır. Bu ayaklanma sırasında, eski Kiev Knezliği’yle bağlara sahip rakip bir devlet olan Moskova Knezliği’yle mecburi bir ittifak kurmuşlardır. Moskova, Kiev Knezliği’nin doğu sınırında yer alıyordu, Kiev Knezliği’nin diğer topraklarının büyük bölümünün aksine Moğol idaresine doğrudan bağlıydı. Bugünkü Belarus ve Ukrayna, Vilnius ve Varşova üzerinden Rönesans ve Reform hareketlerinden etkilenirken, Moskova bunların dışında kalmıştı. Moskova’nın Moğol idaresinden ayrıldığı tarih 1480 kabul edilir. Moskova Dükleri, Litvanya Büyük Dükleri gibi, kendilerini Kiev Knezliği’nin devamı gibi sundular. Bununla birlikte, bu ortaçağ devletinin başkenti olan Kiev, Knezlik yıkıldıktan sonra yaklaşık beş yüz yıl boyunca idarelerinde değildi. Kiev bu sürenin büyük bölümünde Vilnius veya Varşova yönetimi altındaydı.

Kazak ayaklanmaları, Lehistan-Litvanya Birliğini zayıflattı ve Kiev’in Polonya idaresinden Moskova’ya geçişinin zeminini hazırladı. 1667’de bugünkü Ukrayna toprakları aralarında ikiye bölündü ve Kiev’i Moskova aldı. Bu, Moskova ile Avrupa arasında temasların artmasına neden oldu, Kiev’in eğitimli eliti kuzeye göçederek büyüyen imparatorluğun yetkilileri haline geldi. Bu durum, 18.yüzyılda Lehistan-Litvanya Birliği’nin Rusya, Habsburg ve Prusya arasında paylaştırılması sonrasında da tekrarlanacak, yüksek eğitim geleneği olmayan Rus İmparatorluğu, Vilnius ve Kiev’de yetişmiş eğitimli insanlardan istifade edecekti.

19.yüzyılda Ukrayna milli hareketi, Avrupa’daki karakteristik örneklerini takip edecekti. Ukraynalı elitler, Avrupa’daki genel trende uygun bir biçimde, -aslında kendi yaşamöykülerine isyan ederek- halkı romantizmle yücelten trendin liderleri oldular ki bu hareket Ukrayna’da “popülizm” olarak adlandırılır. Bu entelektüel akım, Rusya İmparatorluğu’nda ve Habsburg topraklarında (doğu Galiçya’daki küçük bir toprak parçasında Ukraynaca konuşan insanlar bulunuyordu) yaşayan ortak bir Ukrayna milletini idealize etti.

Doğu Avrupa’nın geri kalanında olduğu gibi, I.Dünya Savaşı geleneksel imparatorlukların tarih sahnesinden çekilişi anlamına geliyordu ve savaş sonunda Wilson’un prensipleri doğrultusunda milli devletler kurulması çabaları yoğunlaştı. Ukrayna’da bu çerçevede biri Habsburg diğeri Rusya İmparatorluğu topraklarında olmak üzere iki farklı teşebbüs oldu. İlk girişimi Polanyalılar önlediler ve doğu Galiçya’yı kendi devletlerine katmayı başardılar. İkincisi ise hem Kızıl Ordu hem de karşıtı Beyaz Ruslarla mücadele halindeydi, bu iki karşıt grup birbiriyle savaşsa da Ukrayna’nın geniş bir siyasi yapının parçası olması gerektiği konusunda hemfikirdiler. Ukrayna milli hareketi, diğer doğu Avrupa ülkelerindekilere benzer yapıda olsa da, Ukrayna için diğer yeni doğan milli-devletlere nazaran daha fazla sayıda insan savaşsa ve hayatını kaybetse de, sonuç tam bir hüsran olacaktır. Kiev’in birkaç yıl içerisinde en az on kere işgal edildiği oldukça karmaşık olaylar silsilesi sonucunda, Kızıl Ordu galip gelecek ve yeni kurulan Sovyetler Birliği’nin bir parçası olarak 1922’de Sovyet Ukraynası oluşturulacaktı. Yaşanan askeri ve siyasi mücadeleleri dikkate alan Bolşevikler, Ukrayna’ya farklı bir siyasi yapı olarak yaklaşılması gerektiğine ikna olmuşlardı.

Timothy_Snyder

Ukrayna milli hareketinin güçlükle bastırılması ve Sovyet Ukraynasının SSCB’nin batı sınırını oluşturması nedeniyle, Avrupa kimliği sorusu Sovyet tarihinin başlangıcından itibaren merkezi önemdedir. Sovyet politikası, Avrupa’ya yönelik bir belirsizlik taşır; Sovyet modernleşmesi Avrupa kapitalist modernliğini sadece üzerine çıkmak hedefiyle tekrarlar. Bu projede, zamana ve liderin havası ve görüşlerine bağlı olarak, Avrupa ileride veya geride kabul edilebilir.

1930’larda Sovyetler, tarımsal alanları kamulaştırıp köylüleri devlet çalışanı haline getiren bir modernleşme politikası yürüttüler. Bu politikaya özel mülkiyete inanan Ukrayna köylüsü büyük direnç gösterdi, tarım üretiminde düşüşler yaşandı.

Stalin, bu başarısızlıkları, Ukraynalı milliyetçileri ve yabancı destekçilerini suçlayarak bir siyasi kazanca dönüştürdü. Ukrayna’daki tahıla, milyonlarca insanın açlıktan ölümüne yol açacağını bildiği halde, el koymaya devam etti, Ukrayna entelektüellerine yönelik takibatlar yürüttü. Neticede Avrupa’nın bir tehdit olarak gösterildiği yeni bir Sovyet korku düzeni ortaya çıktı. Stalin, absürt bir iddia olmasına rağmen oldukça etkili olacak şekilde Ukraynalıların Varşova’dan aldıkları talimatlar doğrultusunda bilerek kendilerini aç bıraktıklarını söyledi. Daha sonra, Sovyet propagandası “açlık” olayından bahseden herkesi Nazi Almanyasının ajanı olmakla suçladı.

Böylece, Moskova’nın tüm doğruların savunucusu, onu eleştirenlerin ise faşist olarak adlandırıldığı faşizm ve anti-faşizm politikası başladı. Fakat bu yapmacık pozlar, elbette, 1939’da Sovyetlerin Nazilerle gerçek bir ittifaka imza atmalarını engellemedi. Anti-faşizmi retorik bir strateji olarak kullanmakla, gerçek faşistlere karşı mücadele etmek tamamen bambaşka şeylerdi.

Ukrayna, Stalin’in “iç kolonileşme” olarak adlandırdığı politikanın merkezi bölgesiydi, bu uzak sömürgelerdeki halklar yerine Sovyetler Birliği’ndeki köylülerin sömürülmesi anlamına geliyordu. Ukrayna, aynı zamanda, Hitler’in “dış kolonileşme” planlarının da merkezinde yer alıyordu. Nazi Lebensraum’u, son kertede, Ukrayna’dır. Verimli toprakları Sovyet gücünden temizlenecek ve Almanya tarafından kullanılacaktır. Nazi planı, Stalin’in kolektif çiftliklerini kullanmayı sürdürmeyi öngörür, değişen tek şey tarım ürünleri doğuya değil batıya akacaktır. Almanlar, bu planın hayata geçmesi durumunda Sovyetler Birliği’nde yaşayan yaklaşık 30 milyon insanın açlıktan öleceğini beklemekteydi. Bu düşünce tarzında, Ukraynalılar tam olarak insan kabul edilmezler (subhuman), bu nedenle normal bir siyasi yaşama sahip olamazlar. Hiçbir Avrupa ülkesi Ukrayna kadar sömürgeleşmeye maruz kalmamıştır ve bu nedenle hiçbiri onun kadar acı çekmemiştir. Ukrayna, 1933 – 1945 arası dünyada en fazla ölümün gerçekleştiği yerdir.

Hitler’in ana hedefi Sovyetler Birliği’nin yokedilmesi olmakla birlikte, silahlı çatışmaları başlatabilmek için kendisini Sovyetlerle bir ittifak yapma zorunluluğu içerisinde buldu. 1939’da, Polonya’nın teslim olmayacağı anlaşılınca, Hitler, Stalin’le ikili bir işgal planı üzerinde anlaştı. Polonya’yı yoketmeyi kafasına koymuş olan Stalin yıllardır böyle bir davetin ümidiyle yaşıyordu. Stalin’in bir diğer düşüncesiyse şuydu; Hitlerle, başka bir ifadeyle Avrupa aşırı sağıyla, ittifak kurmak Avrupa’yı zayıflatmak için anahtar olacaktı. Bir Alman-Sovyet ittifakı, Almanya’yı Batılı komşularıyla karşı karşıya getirecek böylece Avrupa kapitalizminin zayıflayışı hatta yıkılışı gerçekleşecekti.

Kaynak:

http://omermurat.blogspot.com/2014/11/ukrayna-avrupa-tarihinin-meydandr.html