İşte, Putin’in hikayesi (2)

3 Aralık 2015 Kapalı Yazar: TUİD WebAdmin

putinin-hikayesi-2_1448311341

31 Aralık 1999’da Boris Yeltsin’in aniden istifa etmesinin ardından devlet başkanlığını vekaleten üstlenen Vladimir Putin, 26 Mart 2000’de yapılan seçimleri oyların yüzde 53’ünü alarak ilk turda kazandı ve bağımsızlık sonrası ülkenin ikinci başkanı oldu.

Putin yönetimindeki Rusya’ya geçmeden önce iki konuya açıklık getirmek gerekiyor…

Birincisi, Putin’in tek ve tartışmasız lider olduğu, aklına geleni yapabildiği yolundaki yaygın inanış…
Aslında kestirmeden söylemek gerekirse, Putin iktidara gelmedi, “getirildi”, sistem onu başkanlık koltuğuna oturttu. Rusya’nın yönetiminde gizli servisin ağırlığı hiçbir zaman azalmadı, hatta bağımsızlık sonrası belki de daha da arttı. Putin’in seçilmesinin nedeni de kuşkusuz, gizli servis kökenli olması.  Sistemin “dışarı”dan gelen birisine iktidarı teslim etme olasılığı son derece zayıf. Dolayısıyla Putin’i vazgeçilmez ve değiştirilemez görmemek gerekiyor, onu iktidara taşıyan sistem gerekli görürse iktidardan da indirmekte tereddüt etmeyecektir.

Açıklık getirilmesi gereken ikinci konu ise, Putin’in Kremlin’in patronluğunu üstlenmesinden önce Rusya’nın durumu.

 

 

Sovyetler Birliği’nin dağılması sadece koca bir imparatorluğun parçalanması değil, 1917’den beri süren bir sistemin yok olması anlamına geliyordu. 1 Ocak 1992’de Rusya piyasa ekonomisine geçince o güne kadar “devlet baba” tarafından korunan ve kollanan vatandaşlar kendilerini bir anlamda evden kovulmuş evlat durumunda buldu. Rusya gibi dev bir alana yayılan ülkede yeni bir sistem kurmak insanın tahmin bile edemeyeceği zorlukları beraberinde getirdi. Yeltsin’in iktidarda olduğu yıllar ülkeye siyasi, ekonomik, askeri, etnik ve sosyal kaos hakimdi. Vatandaşına maaş ödeyemeyen devlet, ülkenin adım adım parçalanma sürecine girmesini engelleyemiyor, “özelleştirme” adı altında ulusal servet acımasızca yağmalanıyordu.

Yeltsin demokrat eğilimli bir taşra politikacısıydı, iktidar yılları için her konuda eleştirilebilir ama 1990’ların Rusya’sının bugünden daha demokrat olduğu tespitini yapmak gerekir. Gerçi, Yeltsin halkın içinden gelmişti ama iktidar onu değiştirmişti, bunu da eklemek gerekiyor. Yeltsin’in karnesindeki zayıfların başında dış politikadaki kötü performansı geliyor. Elbette, bu sadece kendisinden kaynaklanan bir durum değildi, o günlerde Rusya zayıf, Batı’nın ekonomik yardımına muhtaç, nükleer silahlar dışında sıradan bir ülke haline gelmişti. 1999 yılında NATO’nun Yugoslavya’da düzenlediği operasyon Yeltsin için sonun başlangıcı oldu. NATO’nun Sırp lider Slobadan Miloşeviç’i devirmesi, Rus halkının artık bir süper devletin vatandaşları olmadıklarını gerçek anlamda ilk kez anlamalarına, dolayısıyla ağır bir travma yaşamalarına yol açtı. İçki alışkanlığı nedeniyle kamuoyu önünde komik duruma düşen Yeltsin’in yönetimindeki Rusya uluslararası alanda ciddiye alınmayan, hatta dalga geçilen bir ülke halini almıştı. Dolayısıyla, Rus “derin devleti“nin Yeltsin’i iktidardan inmeye zorlayarak bir anlamda “darbe” yaptığını düşünmemiz için yeterli neden var.

İşte Putin iktidara geldiğinde böyle bir Rusya tablosu vardı: Ekonomik olarak çökmüş,  dağılmanın eşiğine gelmiş, vatandaşın devletten nefret ettiği, uluslararası alanda küçümsenen bir ülke.

 

Sert lider

Putin işe Rusya’nın bütünlüğünü sağlayarak başladı, zaten 2. Rus-Çeçen savaşına startı daha başbakanken vermişti. Ekonomi cephesinde en büyük şansı petrol fiyatlarının yükselmesi oldu. Sert, gerektiğinde masaya yumruğunu vurmaktan korkmayan, argo konuşmaktan çekinmeyen bir lider portresi çizmeye başladı ve başarılı oldu. Kimi zaman bir savaş uçağına atlıyor, kimi zaman kara kuşak sahibi olduğu judoda rakibinin sırtını yere yapıştırıyor, kimi zaman da vahşi doğada üstü çıplak kaslarını sergiliyordu.

Şu ana kadar Putin’in siyasi görüşünden hiç söz etmemiş olmamız dikkat çekmiş olabilir. Onu bilinen kalıplar içinde değerlendirmek zor olsa da sağcı-milliyetçi bir çizgiden söz edilebilir. KGB’de yetişmiş ve görevi istihbarat toplamak olan birisin demokrat olmasını bekleyebilir miyiz? Putin yönetiminde Rusya’da “kontrollü demokrasi” diyebileceğiz bir kavram gelişti. Bu kavramı gündelik dile, vatandaşlara ne kadar demokrasi gerektiğine sadece devlet karar verir diye tercüme edebiliriz. Onun yaratmak istediği Rusya’da siyasi muhalefet sadece ayak bağıydı, dar bir alan dışına çıkmasına kesinlikle izin verilmemesi gerekiyordu. Putin’in ilk işlerinden biri de, zengin işadamlarıyla anlaşmak yapmak oldu: Siz siyasete karışmayın, ben size karışmayayım. Bu anlaşmaya uymak istemeyen petrol milyarderi Mihail Hodorkovski’nin şirketine el konuldu, kendisi ise 10 yıla yakın süre cezaevinde kaldı. Medyanın devlet kontrolü altına geçme süreci de yine onun iktidar döneminde başladı.

Böylece, ekonomisi düzelme yoluna giren Rusya’da vatandaşlar kırılan gururlarını onaran, kendilerinde yeniden büyük ve güçlü bir devlette yaşadıkları duygusu uyandıran Putin’i hemen kucakladı ve taparcasına sevmeye başladı.

Evet, Putin uluslararası alanda ülkesini yeniden ciddiye alınır hale getirmişti ama gerçek şu ki, nükleer silahları olsa da Rusya artık bir süper güç değildi. Ekonomik, siyasi, askeri, teknolojik, hatta kültürel açıdan ne ABD ne de diğer önce gelen Batılı ülkelerle rekabet edebilecek durumdaydı. Köhnemiş devlet yapısı Batı’dan onlarca yıl gerideydi. Bu koşullarda Putin ABD’ye meydan okuyaran görüntüsüyle tek kutuplu dünya düzeninden memnun olmayan ülkeleri ve halkları yanına çekmeye, dengeyi bu şekilde sağlamaya çalıştı. Putin yönetimindeki Rusya aslında enerjiyi silah olarak kullanmadı ama silah olarak kullanabileceği mesajını verdi.

 

Türkiye politikası

Putin yönetimindeki “yeni Rusya“nın dış politikadaki dikkat çeken hamlelerinden biri Türkiye’ye karşı oldu. Aslında taktik çok basitti: Türkiye’ye, “Gelin, bölgenin en güçlü iki ülkesi olarak buralar bizden sorulsun, başkaları giremesin” mesajı vermeye başladı. Tabii, “başkaları“ndan kasıt öncelikle ABD’deydi. Herhalde Rus stratejistler, bölgeyi Türkiye ile bir anlamda paylaşmayı, gelecekte işbirliğinin yerini düşmanlığın alması halinde Türkiye ile tarihte olduğu gibi  kolayca başa çıkabileceklerini düşünmüş olmalıydı.

2003 yılında TBMM’nin Irak tezkeresini reddetmesi Rusları hem şaşırtmış hem de sevindirmişti: Demek ki Türkiye ABD’nin her dediğini harfiyen yapan bir ülke değildi. Putin’in 2004’deki Ankara ziyaretinin, 520 yıla yaklaşan Türk-Rus ilişkilerinde Ankara’ya lider düzeyinde yapılan ilk ziyaret olmasının altını kalınca çizmek gerekiyor. Bu ziyaret, ilişkilerde çoşkulu bir nehrin önündeki barajın kapaklarının kaldırılması etkisi yarattı ve Suriye’de iç savaşın başladığı 2011 yılına kadar neredeyse kusursuz devam etti.

Başbakanlık dönemi

Putin halk tarafından çok seviliyordu ama anayasa onun başkanlık koltuğundan iki dönemden fazla oturmasına izin vermiyordu. Aslında istese, tek bir parmak işaretiyle anayasada değişiklik yapılmasını sağlayabilir, başkanlık seçimlerinde üçüncü kez aday olabilirdi. Buna ne Batı ne de Rus halkının çoğu karşı çıkardı ama bunu yapmak yerine karmaşık ve dolambaçlı bir yol seçerek başkanlığa yakın arkadaşı Dimitri Medvedev’i önerdi. Hükümette yer almasına karşın kamuoyunda fazla tanınmayan, normal şartlarda, yani Putin’in desteği olmadan seçime girse yüzde 5 bile oy olması mucize sayılacak Medvedev 2008 mayıs ayında yapılan seçimde oyların yüzde 70’ini alarak başkanlık koltuğuna oturdu.  Putin ise başbakanlığa geçti.

Böylece Rusya’da dört yıl sürecek “garip” bir dönem başladı…”Garip”ti çünkü ülkenin “bir numaralı” koltuğunda Medvedev oturuyor ama aslında gerçek liderin, ipleri elinde tutanın “2 numara“da oturan Putin olduğunu herkes biliyordu. Kameralara yansıyan ilk resmi görüşmeleri garipten de öte komikti. “Devlet Başkanı” olarak Medvedev karşısında oturan“Başbakan” Putin karşısında eziliyor, büzülüyor, renkten renge girerek talimat vermeye çalışıyordu! Kısa boyu nedeniyle halkın “nano başkan” adını taktığı Medvedev aslında donanımlı ve entelektüel bir politikacıydı ama Rus toplumuna uygun değildi. Birincisi, lider özellikleri sınırlıydı, ikincisi fazla kibar ve yumuşak bir üslubu vardı. Diğer yandan, Rusya’nın her alanda nasıl acil reformlara ihtiyaç duyduğu düşünüldüğünde belki de doğru kişilerden biriydi ama sokaktaki vatandaştan üst düzey bürokrata herkesin gözünde “emanetçi“ydi. O kadar ki, Kremlin’de önemli bir konuşma yaparken, Putin’i gözlerini kırpmadan izleyen bürokratlar cep telefonlarını kurcalamakta sakınca görmüyordu.

Ortada böyle bir tablo varken, Medvedev’in başkanlık koltuğuna oturmasından sadece üç ay sonra yani, 2008 ağustos ayında Rus-Gürcü savaşı patlak verdi.

Gürcistan’ın başında Rusya’dan nefret eden ve meydan okumaktan çekinmeyen, Batı ile ilişkilerini geliştirmek için uğraşan Mihail Saakaşvili vardı, üstelik ülkesini NATO’ya sokmaktan söz ediyordu. İttifak zaten, eski Doğu Bloku ülkelerini alarak Rus sınırlarına yaklaşmaya başlamıştı, şimdi Gürcistan’ın üye olması demek Rusya’nın etrafındaki çemberin biraz daha daralması demekti. Gürcistan’ın, aslında kendisine ait olan ama 1992 yılında tek yanlı olarak bağımsızlık ilan Güney Osetya’ya asker göndermesini bahane eden Moskova müdahalede bulundu. Küçük ve zayıf Gürcistan’ın Rusya karşısında direnmesi elbette olanaksızdı. Böylece Rusya hem Gürcistan’ı resmen bölmüş oldu hem de Batı’nın, o yılın şubat ayında Kosova’nın bağımsızlığını tanımasının intikamı aldı. Bu arada, Güney Osetya ve benzer durumda bulunan Abhazya bağımsızlık ilan etti ve Rusya tarafından tanındı.

Gürcistan olayı, Irak’ta Saddam Hüseyin’in, Yugoslova’ya Slobodan Miloşeviç’in devrilmesini önleyemeyen, Kosova’nın bağımsızlığını engelleyemeyen Rusya’nın dış politikadaki ilk büyük başarısı oldu.

Ama Medvedev-Putin ikilisini üç yıl sonra, 2011’de Libya’da ağır bir diplomatik yenilgi

bekliyordu…http://www.medyagunlugu.com/