Avrupa’nın geleceği Ukrayna’nın omuzlarına yüklendi, Fatih Özbay

17 Şubat 2015 Kapalı Yazar: TUİD WebAdmin

epa

Başkent Kiev’de Kasım 2013’te Avrupa Birliği (AB) yanlılarının protestosuyla başlayan olaylar sonrası gelişen süreç, Ukrayna’ya önce Kırım Yarımadası’nı kaybettirdi. Ardından ülkenin doğusundaki Rusya yanlılarıyla başlayan çatışmalarla birlikte Ukrayna, gerçek anlamda parçalanmanın eşiğine geldi.
Krize çözüm bulunması amacıyla atılan ilk ciddi adım, 5 Eylül 2014 tarihinde Belarus’un başkenti Minsk’te Ukrayna, Rusya, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) ile ayrılıkçı bölgeler Donets ve Lugansk’ın temsilcileri arasında çatışmalara son verilmesi amacıyla imzalanan protokoldü. Ama söz konusu protokole rağmen Ukrayna’nın doğusundaki çatışmalar sona ermedi ve varılan anlaşma fiilen geçersiz hale geldi.
“Rusya, Ukrayna konusunda ABD ve AB arasında yaşanan görüş ayrılığını ustalıkla kullanmayı bildi. Krizi bir Rusya-AB sorunundan ziyade bir Rusya-ABD sorunu olarak göstererek AB ile ipleri tamamen koparmadı.”
Fatih Özbay
2015 yılında artarak devam eden Ukrayna’daki gerginlik, ABD’nin bu ülkeye silah yardımında bulunacağına dair haberlerin yayılmasıyla zirveye çıktı. Avrupa’nın, Soğuk Savaş sonrası ilk defa bu kadar ciddi bir krizle karşılaştığını, hatta savaşın eşiğine geldiğini söylersek abartmış olmayız. Böyle bir ihtimalin gerçekleşmesinin Avrupa güvenliğini temelden sarsacağını bilen Almanya ve Fransa’nın liderleri Angela Merkel ve François Hollande, 6 Şubat 2015 günü Moskova’ya giderek Devlet Başkanı Vladimir Putin ile baş başa görüşmeler yaptılar. Tam anlamıyla Avrupa’nın geleceğinin masaya yatırıldığı Putin-Merkel-Hollande Zirvesi, içeriği itibariyle İkinci Dünya Savaşı’nın (1939-45) sonuna doğru dünyanın geleceğine dair yapılan Yalta Konferansı’na benzetildi. Moskova’daki görüşmelerden, konunun Minsk’te, Ukrayna Cumhurbaşkanı Petro Poroşenko’nun da katılacağı Normandiya Formatı’nda bir zirvede sonuçlandırılması karar çıktı.
Dört liderin Ukrayna için yol haritası belirlemek üzere ilk kez 6 Haziran 2014 günü yani Normandiya Çıkarması’nın 70. Yıldönümü etkinlikleri sırasında bir araya gelmeleri nedeniyle Normandiya Formatı adını alan zirve 11 Şubat 2015’te Minsk’te gerçekleşti. 17 saatlik bir diplomasi maratonu olarak dünya tarihine geçen zirve sonrasında, Ukrayna’da ateşkes sağlanması yönünde anlaşmaya varıldığı açıklandı. Ateşkes, 15 Şubat 2015’te yürürlüğe girdi. Birinci Minsk Anlaşması’ndan sonuç alınamamıştı; İkinci Minsk Anlaşması’nın ne kadar işe yarayacağını ilerleyen günlerde göreceğiz.
ABD ve AB’nin Ukrayna stratejileri örtüşmüyor
Ukrayna’daki krizin bu aşamaya gelmesinin kökleri, Batı ile Rusya arasındaki temel görüş farklılıklarında yatıyor. Moskova’dan bakıldığında; Avrupa-Atlantik blokunun, Soğuk Savaş’ın ardından adım adım arka bahçesi olarak gördüğü eski Sovyet coğrafyasına nüfuz etmesi, Rusya’nın ulusal çıkarlar açısından kabul edilebilir değildi. Özellikle NATO’nun eski Doğu Bloku ülkelerini bünyesine katması ve zamanında Sovyetler Birliği’nin cumhuriyetleri olan ülkelere üyelik perspektifi açmasını Moskova, memnuniyetsizlikle karşıladı. Ukrayna bu anlamda Rusya tarafından adeta “son kale” gibi görüldü.
AB’nin kriz boyunca izlediği stratejinin mantığını, Avrupa Komşuluk Politikası (European Neighbourhood Policy) ve Doğu Ortaklığı’nda (Eastern Partneship) aramak gerekir. Ukrayna, AB’nin bu strateji belgelerinde adı geçen ülkelerden biriydi. AB’nin hedefi, Kiev’i olabildiğince Avrupa ailesine yakınlaştırmaktı. Ukrayna’nın yapacağı stratejik tercih, ABD’nin de yakın takibindeydi. Ukrayna olmadan Rusya’nın Avrasya Birliği gibi küresel jeopolitik planlarını gerçekleştiremeyeceğini bilen Washington için Kiev’i olabildiğince Moskova’nın etkisinden çıkartmak öncelikler arasındaydı.
Lakin ABD ve AB’nin stratejilerine baktığımız zaman temel bir farklılık görmekteyiz. ABD’nin Rusya’ya karşı jeopolitik anlamda açılan “sert” bir cephe olarak algıladığı Ukrayna meselesi, AB’ye göre Avrupa kıtasının güvenlik, istikrar ve refahı için komşuluk ve ekonomi açısından ele alınacak “yumuşak” bir cepheydi. AB, “Hem Ukrayna’yı saflarıma katabilirim hem de Rusya ile ilişkilerimi geliştirebilirim.” politikası izledi.
Rusya, ekonomik yaptırımlara direniyor
Rusya’ya karşı Ukrayna’daki tutumu nedeniyle ilan edilen ekonomik yaptırım kararlarına AB’nin değil ABD’nin öncülük etmesinde bu farklı yaklaşımın etkisi vardı. Avrupa’nın enerji gibi stratejik bir konuda Rusya’ya büyük orandaki bağımlılığı ve Rusya’nın Avrupa ürünlerinin devasa bir pazarı haline gelmesi, AB’yi Moskova ile ipleri tamamen koparmama gibi rasyonel bir karar almaya itiyor. Örneğin; Rusya Başbakanı Dimitri Medvedev’in yaptırımlar sebebiyle AB’nin 2014 ve 2015’teki kayıplarının 90 milyar euroyu bulacağını belirtmesi, bunun açık işareti. AB’nin fiili patronu durumundaki Almanya’nın Şansölyesi Merkel’in Ukrayna’ya silah sevkiyatına karşı çıkması, bu yüzden daha anlamlı hale geliyor.
Rusya, Ukrayna konusunda ABD ve AB arasında yaşanan görüş ayrılığını ustalıkla kullanmayı bildi. Krizi bir Rusya-AB sorunundan ziyade bir Rusya-ABD sorunu olarak göstererek AB ile ipleri tamamen koparmadı. Böylece Avrupa-Atlantik blokunun, Avrupa kanadının krizde kendisine karşı daha kontrollü olmasını sağladı. AB ülkelerinden tüketim ve gıda ürünleri ithal edilmesine ambargo koyarak durumu AB açısından daha da zorlaştırdı. Şüphesiz süreçte kendisi de ağır zarar gördü. Rusya Merkez Bankası ve Rusya Devlet İstatistik Kurumu verilerine göre, ülkenin enerji hammaddeleri satışı kaynaklı 510 milyar dolarlık birikimi bir yıl içerinde 390 milyar dolara düştü. Sermaye kaçışı 150 milyar dolara ulaştı. Yaptırım ve ambargolardan dolayı içeride fiyatlar aşırı derecede arttı. Ruble, euro ve dolar karşısında yüzde 50’yi bulan devalüasyona uğradı. Enflasyon arttı, halkın alım gücü azaldı.
Ancak, Rusya’ya boyun eğdirmek o kadar kolay olmayacak gibi görünüyor. Bütün olumsuzluklara rağmen Putin’e halk desteği yüzde 85 gibi rekor düzeylere çıktı. Rus halkı, Batı tarafından atılan her olumsuz adımı, bir meydan okuma olarak algıladı. Ekonomik anlamda ciddi sıkıntılar yaşasa da Rusya yönetimi hiçbir şekilde geri adım atmayacağını net ve kararlı ifadelerle sık sık dile getirdi. Dolayısıyla Rusya’nın daha uzun süre krize dayanabileceğini söyleyebiliriz.
Kamu borç stokunun milli gelire oranı yaklaşık yüzde 14. Halen 400 milyar dolara yakın bir altın-döviz rezervine sahip. Ülkedeki işsizlik oranı, yüzde 5,3 gibi düşük bir seviyede. Yani rakamlar bize, Rusya’nın Batı’dan gelecek baskılara direnecek potansiyeli olduğunu gösteriyor. Ayrıca Rusya ilk defa bu tür sıkıntılar yaşamıyor. Üstelik Kırım’ın ülke topraklarına katılması, Rus halkında zafer kazanma duygusu oluşturdu. Son 20 yıldır Rus halkı Batı karşısında bu duyguyu ilk defa gerçek anlamda yaşıyor. Rusya’ya ekonomik baskılar uygulayarak rejim değişikliği bekleyen Batı bu yüzden yanılıyor.
Tüm bunların ışığında 12 Şubat 2015’te Minsk’te varılan uzlaşmada, Rusya’nın istediğini almış bir ülke olarak krizde avantajlı tarafta durduğunu söyleyebiliriz. Minsk Anlaşması, Rusya’nın istediğini büyük oranda aldığının işaretlerini taşıyor. Rusya, Ukrayna’nın doğusundaki Lugansk ve Donetsk gibi ayrılıkçı bölgeleri muhatap aldırmayı başardı. Moskova, anlaşmadaki adem-i merkeziyetçilik vurgusuyla elini güçlendirdi. Ukrayna’da fiilen Kiev’i sürekli diken üzerinde tutacak iki yeni “dondurulmuş sorun” oluşturup Ukrayna’nın aslında bölünmüş bir ülkeye dönüştüğünü fiilen gösteren Putin, stratejik anlamda yine üstünlük kazandı. Kırım, Minsk’te gündeme bile gelmedi.
“Minsk Anlaşması ilk bakışta “savaşa son veren barış” gibi görünse de üzerinde durduğu kırılgan zeminden dolayı “barışa son veren barış” gibi de kabul edilebilir.”
Fatih Özbay
Ukrayna artık AB ve özellikle NATO ile ilişkilerinde defalarca düşünmek zorunda kalacak. Minsk Anlaşması bu yüzden ilk bakışta “savaşa son veren barış” gibi görünse de üzerinde durduğu kırılgan zeminden dolayı “barışa son veren barış” gibi de kabul edilebilir.
Minsk’te ilan edilen ateşkes, Ukrayna’yı daha fazla parçalanmaktan ve kanlı bir iç savaştan bir süreliğine kurtardı. Fakat bu durumun devam edeceğine dair artık hiçbir garanti yok. Zira Ukrayna, bir seçim yapabilecek durumda değil. Ukrayna-Rusya sınırını kontrol edemeyen Kiev, ayrılıkçı bölgelerin Moskova’dan lojistik destek almasını engelleyemedikçe sorun, içten içe yanacak. Moskova, federalizm baskısında tuttuğu Kiev’in jeopolitik tercihlerini, eskisinden daha güçlü şekilde belirleyecek.
Ukrayna, kelime olarak “kenardaki” veya “sınırdaki” ülke anlamına geliyor. Rusya’nın savaşı göze alan tavrı karşısında Minsk Anlaşması, Ukrayna ve Avrupa için adeta felaketten önceki son çıkıştı. “Normandiya Dörtlüsü”, yani Putin, Merkel, Hollande ve Poroşenko, Avrupa’nın geleceği yanında Ukrayna’nın kaderini belirledi: Batı ile Rusya arasında sınırda kaderine razı bir “tampon ülke” olarak bulunmak.
Avrupa, eğer sonu belirsiz bir maceraya atılmak istemiyorsa, kıtanın güvenlik ve istikrarı için Rusya’yı anlamak ve dinlemek zorunda. Uluslararası sistemin devamında çok önemli bir ülke olan Rusya ile gerginliği daha fazla sürdürmek küresel sistem için de doğru değil. Küresel nüfuz mücadelesinde taraflar kozlarını paylaşırken, Ukrayna’ya bunun ceremesini çekmek düştü. Avrupa’nın geleceğinin sorumluluğu, onun omuzlarına yüklendi. Destek verilmediği takdirde Ukrayna’nın bu sorumluluğun altından kalkması mümkün görünmüyor.
Doç. Dr. Fatih Özbay, İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Fen Edebiyat Fakültesi İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi. Hacettepe Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun oldu. Yüksek lisans ve doktorasını, Rusya’daki Nizhny Novgorod Devlet Üniversitesi’nde tamamladı. Rusya’nın dış politikası ve Türk-Rus ilişkileri üzerine çalışmalarını sürdürüyor. TASAM tarafından yayımlanan Çağdaş Türk-Rus İlişkileri: Sorunlar ve İşbirliği Alanları (1992-2005) başlıklı bir kitabı bulunuyor.
Twitter’dan takip edin: @fozbay
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Al Jazeera’nın editöryel politikasını yansıtmayabilir.

aljazeera.com.tr